Ressam Cibran

| %AM, %27 %500 %2020 |
Written by 

Ressam Cibran

“Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin... Yolları zorlu ve dik olsa da. Kanatları size sardığı zaman, ona teslim olun.  Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç size yaralayacak olsa da. Fakat eğer korkularınızda sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız o zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın harman yerinden çıkın daha iyi. Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşalarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.”

 der Halil Cibran Ermiş adlı denemeler kitabının “Aşka Dair” yazısında.

Ve der ki bir başka metninde “Bir insanı sustuğu yerlerden tanıyabilirsiniz.”

Öylesine derin ve özlüdür yazıları. Kitabını okuduktan sonra, bir çocuğu göğsüme bastırmak ister gibi, korumayla karışık bir şükür duygusuyla sarıldığımı bilirim. 

Halil Cibran, Lübnan asıllı Amerika’ya göçen bir ailenin çocuğu. Hayatı sürgünde geçen, doğduğu topraklardan çok yaban ellerde kıymeti bilinmiş bir kalem. Şiirleri yirmi dile çevrilmiş bir şair;  teraziyle tartılmış ölçüde kelimeleri itinayla kullanan, metaforlarıyla sayfaları satırlarla özetleyen bir yazar; akıl taslamanın kibrinden uzak,  ama atomu parçalamak kadar önemli hayat bilgileri cömertçe paylaşan bir filozof.

Ve Cibran, aslında yaşadığı sürgün hayatının bulantılarından kaçarken kendisini çocuk yaşlarda resim sanatının kollarına atan bir ressam.

Bu kimliği çokça bilinmese de eserleri dünyada önemli müzelerde hala sergide. Yazılarında  olduğu gibi resim çalışmalarında da konu “insan.” Daha çok karakalem ve yağlı boya ile yaptığı figüratif eserlerindeki naiflik ve sessizlik, yazar kimliğin dair ayak sesleri adeta.

Oysa birçok ressam, kendisine “ Burada ne anlatmak istediniz?” sorusu sorulduğunda, “Kelimelerle ifade etme kabiliyetim olsaydı, o zaman yazar olurdum zaten.” Diyecek kadar dil kullanma konusunda ya utangaç, ya da kabiliyetsizdir.  

Cibran ise hem dil anlatımı hem de resmetme yeteneğiyle istisnai bir şahsiyet olarak yerini alıyor tarih sayfalarında. Ve tıpkı yazılarını okurken düşündüğüm gibi, resim çalışmaları da iyi ki geçmiş bu dünyadan dedirtiyor insana.

Grenfell Community Hubb

Veren elin alan elden üstün olduğunun kabul gördüğü geleneğimizin hakkını da verebiliyor muyuz acaba?

Sadece  5 aydırdır yaşadığım Londra’da en dikkatimi çeken şeylerden birisi bu oldu. Oldukça yerleşmiş bir charity(yardımlaşma)-community(topluluk)-social responsibility(sosyal sorumluluk) sistemleri var.

Gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim, özellikle üniversite gençlerinin her biri  en az bir iki sivil toplum kuruluşunda aktif üye.

Hemen her dayanışma gerektiren afet ya da sağlık sorunuyla ilgili bir yardımlaşma derneği ya da platformu kuruyorlar.

Grenfell Community Hubb da bunlardan birisi.

Haftasonu yaptığım Grenfell Kitchen Hubb ziyaretimde 2017’de birçok canın hayaını kaybetmesine neden olan korkunç yangın sonrası geride kalanları rehabilite etmek ve onlara yemek sunmak amacıyla kurulmuş.

Al Maar Camii’nin içinde yer alan ve Zahra isimli …ürdünlü … bir hanımın  yönetimindeki mutfakta bir çok gönüllü kadın görev alıyor.

Grenfell Kitchen, Londra Yunus Emre Enstitsü dayanışmasıyla, Birleşmiş Milletler tarafından 21.yy’ın en büyük insani krizi olarak kayıtlara geçen Yemen’deki açlık sorunu ve çocuklar için kolları sıvıyor.

Vaktiniz olursa Grenfell mutfağını ziyaret edip, mutfakta canı gönülden çalışan hanımların bir kahvesini içmenizi öneririm.

Vermek konumuza dönersek… vermek belki de ihtiyacımız olmayanı değil; tam da ihtiyacımız olanı verdiğimizde gerçek değerini yansıtıyordur. Ne sevinilecek ne yüksünecek bir eylemdir. Çünkü paylaşmak ve yardımlaşmak insan olmanın doğası ve gereğidir.

Tıpkı Halil Cibran’ın “Vermek Üzerine” başlıklı yazısında dediği gibi,

“Ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,

ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve Tanrı

Onların gözlerinden dünyaya gülümser.”