Pandemi, Zaman ve Sanat

| %PM, %17 %694 %2020 |
Written by 

Pandemi, Zaman ve Sanat

Tony Toscani- Melancholy, New York, 2018

“There is no art without contemplation.” 

Robert Henri

(Çev.Düşünmeden icra edilen sanat yoktur.)

Modern zamanların en yakıcı sıkıntılarından biri şüphesiz zamansızlıktı. Bitmeyen işler yüzünden yarım bırakılan sevgiler ve yarınlara ertelenen işler, modern insanın midesine oturmuş bir gergedan gibi derinden bir ıstıraba neden oldu. Parayla satın alınamayan, akışının önüne set çekmenin mümkün olmadığı ve insanı parmağında oynatan zamana nasıl sahip olabilirdik? Sahip olduğumuzdaysa nasıl bir ilişki kuracağımızı biliyor muyduk?

Şimdi bunun cevabını nasıl vereceğimizi tecrübe edeceğimiz bir zaman diliminden geçiyoruz. Dünyayı dehşete sürükleyen ve şimdiden binlerce can alan corona virüs, hakkındaki fütüristik senaryolara ve spekülasyonlara aldırmadan etkisini sürdürürken, modern insanı kendisiyle, yaşadığı toplumla ve zamanla ilişkisinde imtihanlara tabi tutuyor.

Bu sınavlardan en zorlusu da, enfekte oranını düşürmek üzere birçok ülkede resmi yasakla, bazılarında nazik uyarılarla, sosyal izolasyona mecbur kalmak. Bazı meslek grupları zoraki olarak sistemin tamamen çökmemesi için hizmetlerini sürdürürken,  dünya toplumlarında nüfusun çoğunluğu evlerinde kalmak mecburiyetinde. Bu durum insanları sevdikleriyle araya mesafe koymak durumunda bırakırken, kendileriyle yaklaşmaya itiyor. Olumlu bir bakış açısıyla, en derin arzularımızdan olan kendimize ait daha çok zamana sahip olmak için fırsat sunuyor. Fakat içine düştüğümüz bu durum, kendimizle ve zamanla nasıl ilişki kuracağımız konusunda bir el kitapçığı içermiyor.

Felsefe’nin asi çocuklarından Alman filozof Martin Heiddeger, Varlık ve Zaman adlı eserinde, dünya tecrübelerimizin köklerine inmeye çalışırken, “varlık, zamandır”, der. Yani var olmanın esasını zamana bağlar. Bir insan için olmanın (to be) anlamı yaşam ve ölüm arasındaki zaman aralığında varolmaktır (to exist). William Shakespeare’ın Hamlet’teki “to be, or not to be…That is the question.” ifadesi de Heiddeger’in varlık ve zaman arasında kurmaya çalıştığı ilişkiyi sorgular niteliktedir. “(var)Olmak ya da (var)olmamak… İşte bütün mesele bu..” aynı noktaya işaret etmektedir. Olmak, var olmaya ilişkin, var olmak(varlık hali) ise zamana ilişkindir. Varlık yok oluyorsa, zaman da sonsuz değildir. Her ikisinin de ölümü vardır. Bu noktada yaşamı hayatın akışına mı ölüme göre mi yaşamak gerekir sorusu gündeme gelir. Mutasavvıfların buna bakışıysa, yaşarken ölmek gerekliliği önermesidir. Yani, zamanın sonlu olduğunun idrakine, henüz zaman varken varmak. Bu hayatımızı şüphesiz daha kaliteli yaşamamızı sağlayacaktır, fakat elzem olan modern dünyada yeterli zamana sahip olmak, boş zaman kavramını, zamanı dolu dolu yaşamakla değiştirmektir. Zira zaman boş değildir( not futile), boş zaman hiç var olmamaktır (no existence).  

16. yy’da yaşamış İngiliz yazar ve devlet adamı Thomas More, Utopia adlı eserinde, “Utopia’da toplum kurumlarının amacı, her şeyden önce halkın ve bireylerin ihtiyacını gidermek; sonra herkese bedenin köleliğinden kurtulmak, düşüncesini özgürce işletmek, kafa yetilerini bilimlerle ve sanatla geliştirmek için mümkün olduğu kadar çok vakit bırakmaktır.” (s.50) der. More, ideal bir ülkenin portresini çizerken, zamanın ve zamanı iyi değerlendirmenin varoluşsal açıdan ne kadar değerli olduğunu vurgulamak istemiştir; bedenlerin devletin otoritesi ve hayatın zorlukları altında yıpranıp tükenmemesi, ruhun da beden hapishanesinden kurtulmasının yegane yolu zamanla kurulacak dostane ilişkiye bağlıdır.

Zamanla bu ilişkiyi kurup, akışına iyicil bir şekilde kaptırdığımızdaysa, sanat doğar. Farkındalıklı bir zaman algısı, an’a sahip çıkmayı, içe dönüşü ve arınmayı beraberinde getirirken, sanatsal üretim bu yolculuğun dış dünyaya sirayetlerindendir. Picasso’nun “Her çocuk sanatçı doğar, pek azı sanatçı kalır.” Sözlerindeki o bazıları, zamanın acımasız akışını yavaşlatabilen, yani zaman algısı olmayan çocuk yönleriyle bağlarını koruyanlardır. O yüzdendir ki, sanatçılar bir yanları hep çocuk yetişkinler olarak anılırlar- ki bu övgülerin en yerinde olanıdır.- Yüksek medeniyetlerde, sanatın gelişmiş olması ve toplumda sanat algısı oluşması da bu farkındalıktandır: Zaman değerlidir ve insanın düşünmesi, içe dönmesi, kendini gerçekleştirmesi, sanatsal üretim için şarttır. Bu bağlamda sanatsal üretimler aracılığıyla düşünmek; doğayı, çevreyi görsel estetik kaygılarla görmek sorunları algılamada ve çözüm üretmede de ufuk açıcı yaklaşımlar doğurabilir.

Berger, çağımızı kötülüğün ve karamsarlığın hâkimiyeti ele geçirdiği, ıstıraplarla dolu zaman dilimi olarak tanımlarken haksız değildir ama bu köşeye sıkışmışlıktan doğacak estetiği, umut ışığı olarak işaret etmekte daha da haklıdır. “Her koşulda, kötülüğün gemi azıya aldığı bir çağda, bir ıstıraplar dünyasında, olayların bizim varlığımızı teyit etmediği, karşı konması gereken bir dünyada yaşıyoruz. Estetik anın umut doğurduğu yer burasıdır” (Görme Duyusu,Berger, 2014, s.10) Corona günleri de her bir modern insanı köşeye sıkıştırmışken, zaman içerisinde yaratacağımız öz-zaman boşluklarıyla, düşünerek üreterek, umut ışıkları yakabiliriz.

Cemal Süreya’nın

 “Nasıl bir his biliyor musun?

Oda geniş ama sığamıyorum.

Kapı orada ama çıkamıyorum.”

Sözleri pandemi günlerimizi tatlı bir sitemle özetlerken, bu süreçte kendi potansiyelimiz ve ilgi alanlarımız ölçüsünde içimizdeki sanatçıyla bağ kurup, mekan ve zaman algımızı yeniden tanımlayıp, üretme becerilerimizi geliştirebilir; corona fırtınası dindikten sonra uyanacağımız varsayılan yenidünya düzenine daha değerli katkılar yapmak üzere hazırlanabiliriz.