RESİM SANATINDA EŞYA-İNSAN-MEKÂN İLİŞKİSİ: Bellek, Değer Atfetme ve Sanatsal Değer

| %AM, %20 %352 %2020 |
Written by 

RESİM SANATINDA EŞYA-İNSAN-MEKÂN İLİŞKİSİ: Bellek, Değer Atfetme ve Sanatsal Değer

 

Elçiler (The Ambassadors), 1533- Hans Holbein / National Gallery -Londra

 

İnsanın eşyayla ve mekânla ilişkisi, ruhun bedene girdiği anda başlayıp, yine ruhun bedeni terk etmesiyle son bulan uzun soluklu bir ilişkidir. Bu simbiotik etkileşimde, bazen insana özgü özelliklerin eşyalara atfedilmesiyle eşyanın insanlaşması,  eşyaya ait niteliklerin insana atfedilmesiyle de insanın eşyalaşması söz konusudur. İnsanın eşya, -obje veya nesne- ile kurduğu diyalog, zaman içerisinde ortak bir bellek örüntüsü oluşturur ve örüntüdeki konumuna göre bir değer hiyerarşisi oluşur. Bu noktada denebilir ki, eşya insan için hayati bir önem arz eder.

 

Eşyadan, estetik bir varlık ortaya çıkarmaksa, sanatçının işidir. Yani, obje, sanatçı için de, yaratım faaliyetleri sürecinde, hem vazgeçilmezliğini hem de değerliliğini tesciller. Öyle ki sanat yapıtında obje, süjenin yerini alabilir. Platon düşüncesine göre, idealar dünyasında olanların taklidi olan nesne (kopyanın kopyası) ya da Dadaistlerin yaptığı gibi bizatihi sanat eseri olarak konumlandırılan endüstriyel eşya, sanatçının ellerinde bir sanat eserine dönüşür. Sanatçının bakışı, işleyişi ve bilgi birikiminden süzülerek, sanat yapıtına dönüşen eşya, artık özüyle buluşmuş ve kopyanın kopyası değil, belki de Platon’un idealar dünyasındaki aslına dönmüş olur. Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, denebilir ki, sanatçı ve eseri insanı idealar dünyasına yaklaştırdığı ve ideaları bu dünyaya yakıştırdığı için değerli sayılabilir.

 

Sanatçı-eşya –değer – sanat eseri arasındaki ilişki, bir hard disk ve ona yüklenen yazılı ya da görsel veri arasındaki ilişkiye benzetilebilir; zamanla dijital belleğine binlerce fotoğraf, belge, ses, video kaydı yüklenen bir hard disk, muhtevası düşünüldüğünde değerli bir eşya haline gelmiştir. Oysa bir çekiç alıp parçaladığınızda, ya da bir virüs yüzünden içeriğine ulaşılmaz hale gelindiğinde, hard disk artık sadece atıl durumda bir “şey”dir. Tıpkı örnekte olduğu gibi, eşyayı değerli ve sanat eseri yapan da, sanatçının seçtiği nesneye ve yaratım serüveninde esere yüklediği hafıza, data ve anlamla ilgilidir.

 

Belçikalı sürrealist ressam Rene Magritte de, gerçek bir pipodan daha gerçek resmettiği ve altında esere ismini veren Ceci n’est pas une Pipe (Bu Bir Pipo Değildir ) cümlesiyle yarattığı paradoks da insanın nesneyle, gördüğü ve bildiğiyle, sanat eserine dönüşen şeyle ilişkisini sorgular. 

 

Süprematizm akımının öncüsü Rus ressam Kasimir Malevich ise, yalnızca gündelik hayatta değil, resimde de,  insanın nesneye olan tutkusunu eleştirir. Malevich’in Siyah Kare deliği, tüketim toplumunun haz unsuru haline gelen nesleri de yutmuştur adeta. Boşlukta salınan geometrik şekillere ve renklere indirgenen nesneler, Malevich ve takipçilerinin imgeleminde meta ve metafizik arasında bir köprü rolündedir. O halde, eşya, insanın dünyaya köklenmesini sağlayan birer çapa mıdır? Yoksa sahip olma arzusunu tatmin eden fakat ruhun kanatlarını ağırlaştıran birer yük müdür?

Eski Ayakkabılar (Old Shoes with Laces ),1886-Vincent Van Gogh

 

Sanat’ta belleğin, bireyin, değer algısının ve mananın izdüşümü olarak seyredilen eşya ve konuşlandığı mekânlar, değişen dünyanın değişken paradigmalarını da sorgulamaya iter.  The Ambassadors (Büyükelçiler,1533) adlı eserinde kullandığı nesneleri deşifre edilmesi gereken birer sembol olarak kullanan Hans Holbein, çağının sırlarını üflediği objelerle, günümüze çağlar ötesinden ışık tutar. Ondan asırlar sonra yaşamış Van Gogh’un dışavurumcu nesneleriyse, daha özneldir; eskimiş papuçlar, sandalyeler, yatak, şapkalar,  empatiye vesile olur; izleyiciyi ressamın ve eşyanın dünyasına başka bir pencereden bakmaya davet eder.

 

Her dönem zamanın tanığı ve belleğin kanıtı olan eşya,  insana yeni deneyim alanları açarken, sanatçı için de bir itki ve motivasyon olmuştur. Anlam arayışı yahut anlamlandırma kaygısı sanatçıyı eşyaya yaklaştırmış, varoluşunu gözden geçirebileceği kritik bir unsur olarak konumlandırmasına yol açmıştır.

 

 

Şeylerin Masumiyeti Serisi, 2020-Ankara

 

(Karantina sürecinde üretilmiştir)

 

Covid19 salgını dolayısıyla yaşadığımız karantina günleri, bir ressam olarak benim de eşyayla ve iç mekânla daha farklı bir ilişki kurmama vesile oldu. Daha önceki projelerimde oldukça küresel, dışa dönük ve sosyal sorumluluğu olan işler ortaya koymuşken, evde kalmak zorunda olduğumuz günlerde, otobiyografik eşyalarıma ve kişisel ekosistemime yöneldim. Karıştırılan çekmecelerden çıkan hatıralar ya da gündelik eşyalar resimlerimin objesi oldu. Bu nesneleri ve mekânları realist teknikte ama bir nebze de kurgusal olarak tuvalime aktarırken, yıllar içinde özel eşyalarımla ve yaşam alanlarımla kurduğum bağı gözden geçirdim. Bazı eşyalar ne kadar da vefalıydı. Örneğin 15 yıllık bir güneş gözlüğüm, arada birkaç yıl kayıp bile olsa, her defasında beni bulmuş ve bu yönüyle beni şaşırtmıştı. O halde sanat eseri olarak ölümsüzleşmeyi hak ediyordu.

 

Vefalı bir gözlüğün kendisi mi, yoksa tuval üzerindeki plastik izdüşümü mü daha değerlidir, yüzyıllardır süren bir sanat tartışmasının konusu olsa da, sanatın nesneyi kutsadığı bir gerçek. Bundandır ki, sanat eseri dediğimiz yaratım, mekânda başköşeye konuşlanmaya,  bir kaidede sergilenmeye, müzelerde muhafaza edilmeye layıktır, tıpkı, sufi dervişlerinin neylerini ellerine alırken ve bırakırken neye kondurdukları nazende öpücük gibi, eşya da sanat eserine dönüştüğünde, öpülüp başa konulacak bir manaya bürünür.