DİLEK YALÇIN

DİLEK YALÇIN

DİLEK YALÇIN

Big fan of open source and ubuntu

Website URL: http://joomlabuff.com/
%PM, %13 %697 %2020

Resim bilgisi "Çizen Eller", 1948  M.Cç Escher 

Çizmek sonu olmayan bir yol, bitmeyen bir maceradır. Avuçlarının içindeki karıncalanmaya bir kez kulak veren ve kalemi kaptığı gibi kâğıda sarılan çocuk bir çizmeye başladı mı kolay kolay bırakmaz. Çizme dürtüsü, kalpte hissedişle başlar, oradan beyne ve ele iletilir. Zira bilime göre el beynin dış uzantısıdır “Ellerimiz konuşamadıkları için kim bilir ne güzel düşünürler…” diyen Melih Cevdet Anday, el ve beyin arasındaki diyalektiği bir nevi bu cümleyle özetler. Eller konuşamaz ama düşündüklerini çizerek anlatır. Bu sürecin özünde, özümseme ve hissediş vardır. Hisseden ve özümseyen insan artık kuşları ağaçları, binaları, gökyüzünü, köprüleri, denzleri, gölgeleri, ışığı, yıldızları ve insanları daha farklı deneyimler; mimikleri, jestleri ve beden dilini, annesinin bakışını, sevgilinin gülüşünü, bir çocuğun sitemini farklı çözer, farklı çözümler. Aklı ve el arasındaki yaratıcı diyalektiğin müptelası olan çizen insan nesnenin, taşın ve toprağın kalp atışını duyar. Çünkü onun dünyasında kimsenin duymadığı bir sessizlik ve sükûn vardır. O sessiz odaya kendi senfonisi çalar. Kainatla bu senfoni yoluyla iletişim kurar.

Çizmek insana özgünlük katar çünkü çizmek parmak izi gibidir. Özgünlüğünü fark eden çizer hayatı başkaları gibi görmez, alışkanlıkları değişir. Kâğıt, kalem ve kitap rehberi olur. Ve bu üçünün peşinden giden yeniye, bilinmeyene açık, keşfetmeye aşıktır.  Kendine has ayrıksı kimine göre tuhaftır. Kimsenin giremeyeceği arka sokaklara girebilir, karanlıktan korkmaz. Tekrar aydınlığa çıkabilmek için kestirme yollar bulabilir. Çünkü çizmenin hülasası silmek, denemek ve yanılmaktır. Doğru ve net çizgiye ancak böyle ulaşılacağını iyi bilir.  

Çizmek, insanoğlunun açığa çıkan en eski yeteneklerinden ve en ilkel edinimlerindedir. Bütün sanat dallarının atasıdır. Çizmek, renge, forma, dokuya, mimariye, edebiyata, modaya, dansa, her türlü güzelliğe ve zıtlığa giden yolun taşlarını oluşturur. Bitmeyecek bu macerada çizen kişi kendini besleyecek birçok damar bulur. En iyi yayınları okur, en ilerici çevrelerde kendisine yer açılır. Yalnızlığı kadar bu çevrelerden ve damarlardan da beslenir. Çizmekle başlayan sanat ve tasarımla örülen bu ağda maneviyatın maddiyattan değerli olduğunu idrak eder. Sadeleşir. Da Vinci’nin dediği gibi “ sadeliğin en ileri gelişmişlik” olduğunu öğrenir.  Çizen insan macerası boyunca duyduğu manevi hissedişe imge der. İmge kurumsal insanın sözlüğünde yoktur. İmgesel dünyası zengin olan insan Jung’ un da dediği gibi varsıldır. “Çünkü bir şeyin imgesine sahipsek o şeyin yarısına sahibizdir. Ve Dünyanın imgesi dünyanın yarsısıdır.”

 Varlığı imgeleri, kültürü hoşgörü, ideali dünyaya değer katmak olan çizen insan, iyi ki var.   

%AM, %20 %352 %2020

 

Elçiler (The Ambassadors), 1533- Hans Holbein / National Gallery -Londra

 

İnsanın eşyayla ve mekânla ilişkisi, ruhun bedene girdiği anda başlayıp, yine ruhun bedeni terk etmesiyle son bulan uzun soluklu bir ilişkidir. Bu simbiotik etkileşimde, bazen insana özgü özelliklerin eşyalara atfedilmesiyle eşyanın insanlaşması,  eşyaya ait niteliklerin insana atfedilmesiyle de insanın eşyalaşması söz konusudur. İnsanın eşya, -obje veya nesne- ile kurduğu diyalog, zaman içerisinde ortak bir bellek örüntüsü oluşturur ve örüntüdeki konumuna göre bir değer hiyerarşisi oluşur. Bu noktada denebilir ki, eşya insan için hayati bir önem arz eder.

 

Eşyadan, estetik bir varlık ortaya çıkarmaksa, sanatçının işidir. Yani, obje, sanatçı için de, yaratım faaliyetleri sürecinde, hem vazgeçilmezliğini hem de değerliliğini tesciller. Öyle ki sanat yapıtında obje, süjenin yerini alabilir. Platon düşüncesine göre, idealar dünyasında olanların taklidi olan nesne (kopyanın kopyası) ya da Dadaistlerin yaptığı gibi bizatihi sanat eseri olarak konumlandırılan endüstriyel eşya, sanatçının ellerinde bir sanat eserine dönüşür. Sanatçının bakışı, işleyişi ve bilgi birikiminden süzülerek, sanat yapıtına dönüşen eşya, artık özüyle buluşmuş ve kopyanın kopyası değil, belki de Platon’un idealar dünyasındaki aslına dönmüş olur. Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, denebilir ki, sanatçı ve eseri insanı idealar dünyasına yaklaştırdığı ve ideaları bu dünyaya yakıştırdığı için değerli sayılabilir.

 

Sanatçı-eşya –değer – sanat eseri arasındaki ilişki, bir hard disk ve ona yüklenen yazılı ya da görsel veri arasındaki ilişkiye benzetilebilir; zamanla dijital belleğine binlerce fotoğraf, belge, ses, video kaydı yüklenen bir hard disk, muhtevası düşünüldüğünde değerli bir eşya haline gelmiştir. Oysa bir çekiç alıp parçaladığınızda, ya da bir virüs yüzünden içeriğine ulaşılmaz hale gelindiğinde, hard disk artık sadece atıl durumda bir “şey”dir. Tıpkı örnekte olduğu gibi, eşyayı değerli ve sanat eseri yapan da, sanatçının seçtiği nesneye ve yaratım serüveninde esere yüklediği hafıza, data ve anlamla ilgilidir.

 

Belçikalı sürrealist ressam Rene Magritte de, gerçek bir pipodan daha gerçek resmettiği ve altında esere ismini veren Ceci n’est pas une Pipe (Bu Bir Pipo Değildir ) cümlesiyle yarattığı paradoks da insanın nesneyle, gördüğü ve bildiğiyle, sanat eserine dönüşen şeyle ilişkisini sorgular. 

 

Süprematizm akımının öncüsü Rus ressam Kasimir Malevich ise, yalnızca gündelik hayatta değil, resimde de,  insanın nesneye olan tutkusunu eleştirir. Malevich’in Siyah Kare deliği, tüketim toplumunun haz unsuru haline gelen nesleri de yutmuştur adeta. Boşlukta salınan geometrik şekillere ve renklere indirgenen nesneler, Malevich ve takipçilerinin imgeleminde meta ve metafizik arasında bir köprü rolündedir. O halde, eşya, insanın dünyaya köklenmesini sağlayan birer çapa mıdır? Yoksa sahip olma arzusunu tatmin eden fakat ruhun kanatlarını ağırlaştıran birer yük müdür?

Eski Ayakkabılar (Old Shoes with Laces ),1886-Vincent Van Gogh

 

Sanat’ta belleğin, bireyin, değer algısının ve mananın izdüşümü olarak seyredilen eşya ve konuşlandığı mekânlar, değişen dünyanın değişken paradigmalarını da sorgulamaya iter.  The Ambassadors (Büyükelçiler,1533) adlı eserinde kullandığı nesneleri deşifre edilmesi gereken birer sembol olarak kullanan Hans Holbein, çağının sırlarını üflediği objelerle, günümüze çağlar ötesinden ışık tutar. Ondan asırlar sonra yaşamış Van Gogh’un dışavurumcu nesneleriyse, daha özneldir; eskimiş papuçlar, sandalyeler, yatak, şapkalar,  empatiye vesile olur; izleyiciyi ressamın ve eşyanın dünyasına başka bir pencereden bakmaya davet eder.

 

Her dönem zamanın tanığı ve belleğin kanıtı olan eşya,  insana yeni deneyim alanları açarken, sanatçı için de bir itki ve motivasyon olmuştur. Anlam arayışı yahut anlamlandırma kaygısı sanatçıyı eşyaya yaklaştırmış, varoluşunu gözden geçirebileceği kritik bir unsur olarak konumlandırmasına yol açmıştır.

 

 

Şeylerin Masumiyeti Serisi, 2020-Ankara

 

(Karantina sürecinde üretilmiştir)

 

Covid19 salgını dolayısıyla yaşadığımız karantina günleri, bir ressam olarak benim de eşyayla ve iç mekânla daha farklı bir ilişki kurmama vesile oldu. Daha önceki projelerimde oldukça küresel, dışa dönük ve sosyal sorumluluğu olan işler ortaya koymuşken, evde kalmak zorunda olduğumuz günlerde, otobiyografik eşyalarıma ve kişisel ekosistemime yöneldim. Karıştırılan çekmecelerden çıkan hatıralar ya da gündelik eşyalar resimlerimin objesi oldu. Bu nesneleri ve mekânları realist teknikte ama bir nebze de kurgusal olarak tuvalime aktarırken, yıllar içinde özel eşyalarımla ve yaşam alanlarımla kurduğum bağı gözden geçirdim. Bazı eşyalar ne kadar da vefalıydı. Örneğin 15 yıllık bir güneş gözlüğüm, arada birkaç yıl kayıp bile olsa, her defasında beni bulmuş ve bu yönüyle beni şaşırtmıştı. O halde sanat eseri olarak ölümsüzleşmeyi hak ediyordu.

 

Vefalı bir gözlüğün kendisi mi, yoksa tuval üzerindeki plastik izdüşümü mü daha değerlidir, yüzyıllardır süren bir sanat tartışmasının konusu olsa da, sanatın nesneyi kutsadığı bir gerçek. Bundandır ki, sanat eseri dediğimiz yaratım, mekânda başköşeye konuşlanmaya,  bir kaidede sergilenmeye, müzelerde muhafaza edilmeye layıktır, tıpkı, sufi dervişlerinin neylerini ellerine alırken ve bırakırken neye kondurdukları nazende öpücük gibi, eşya da sanat eserine dönüştüğünde, öpülüp başa konulacak bir manaya bürünür.

 

 

%PM, %17 %694 %2020

Tony Toscani- Melancholy, New York, 2018

“There is no art without contemplation.” 

Robert Henri

(Çev.Düşünmeden icra edilen sanat yoktur.)

Modern zamanların en yakıcı sıkıntılarından biri şüphesiz zamansızlıktı. Bitmeyen işler yüzünden yarım bırakılan sevgiler ve yarınlara ertelenen işler, modern insanın midesine oturmuş bir gergedan gibi derinden bir ıstıraba neden oldu. Parayla satın alınamayan, akışının önüne set çekmenin mümkün olmadığı ve insanı parmağında oynatan zamana nasıl sahip olabilirdik? Sahip olduğumuzdaysa nasıl bir ilişki kuracağımızı biliyor muyduk?

Şimdi bunun cevabını nasıl vereceğimizi tecrübe edeceğimiz bir zaman diliminden geçiyoruz. Dünyayı dehşete sürükleyen ve şimdiden binlerce can alan corona virüs, hakkındaki fütüristik senaryolara ve spekülasyonlara aldırmadan etkisini sürdürürken, modern insanı kendisiyle, yaşadığı toplumla ve zamanla ilişkisinde imtihanlara tabi tutuyor.

Bu sınavlardan en zorlusu da, enfekte oranını düşürmek üzere birçok ülkede resmi yasakla, bazılarında nazik uyarılarla, sosyal izolasyona mecbur kalmak. Bazı meslek grupları zoraki olarak sistemin tamamen çökmemesi için hizmetlerini sürdürürken,  dünya toplumlarında nüfusun çoğunluğu evlerinde kalmak mecburiyetinde. Bu durum insanları sevdikleriyle araya mesafe koymak durumunda bırakırken, kendileriyle yaklaşmaya itiyor. Olumlu bir bakış açısıyla, en derin arzularımızdan olan kendimize ait daha çok zamana sahip olmak için fırsat sunuyor. Fakat içine düştüğümüz bu durum, kendimizle ve zamanla nasıl ilişki kuracağımız konusunda bir el kitapçığı içermiyor.

Felsefe’nin asi çocuklarından Alman filozof Martin Heiddeger, Varlık ve Zaman adlı eserinde, dünya tecrübelerimizin köklerine inmeye çalışırken, “varlık, zamandır”, der. Yani var olmanın esasını zamana bağlar. Bir insan için olmanın (to be) anlamı yaşam ve ölüm arasındaki zaman aralığında varolmaktır (to exist). William Shakespeare’ın Hamlet’teki “to be, or not to be…That is the question.” ifadesi de Heiddeger’in varlık ve zaman arasında kurmaya çalıştığı ilişkiyi sorgular niteliktedir. “(var)Olmak ya da (var)olmamak… İşte bütün mesele bu..” aynı noktaya işaret etmektedir. Olmak, var olmaya ilişkin, var olmak(varlık hali) ise zamana ilişkindir. Varlık yok oluyorsa, zaman da sonsuz değildir. Her ikisinin de ölümü vardır. Bu noktada yaşamı hayatın akışına mı ölüme göre mi yaşamak gerekir sorusu gündeme gelir. Mutasavvıfların buna bakışıysa, yaşarken ölmek gerekliliği önermesidir. Yani, zamanın sonlu olduğunun idrakine, henüz zaman varken varmak. Bu hayatımızı şüphesiz daha kaliteli yaşamamızı sağlayacaktır, fakat elzem olan modern dünyada yeterli zamana sahip olmak, boş zaman kavramını, zamanı dolu dolu yaşamakla değiştirmektir. Zira zaman boş değildir( not futile), boş zaman hiç var olmamaktır (no existence).  

16. yy’da yaşamış İngiliz yazar ve devlet adamı Thomas More, Utopia adlı eserinde, “Utopia’da toplum kurumlarının amacı, her şeyden önce halkın ve bireylerin ihtiyacını gidermek; sonra herkese bedenin köleliğinden kurtulmak, düşüncesini özgürce işletmek, kafa yetilerini bilimlerle ve sanatla geliştirmek için mümkün olduğu kadar çok vakit bırakmaktır.” (s.50) der. More, ideal bir ülkenin portresini çizerken, zamanın ve zamanı iyi değerlendirmenin varoluşsal açıdan ne kadar değerli olduğunu vurgulamak istemiştir; bedenlerin devletin otoritesi ve hayatın zorlukları altında yıpranıp tükenmemesi, ruhun da beden hapishanesinden kurtulmasının yegane yolu zamanla kurulacak dostane ilişkiye bağlıdır.

Zamanla bu ilişkiyi kurup, akışına iyicil bir şekilde kaptırdığımızdaysa, sanat doğar. Farkındalıklı bir zaman algısı, an’a sahip çıkmayı, içe dönüşü ve arınmayı beraberinde getirirken, sanatsal üretim bu yolculuğun dış dünyaya sirayetlerindendir. Picasso’nun “Her çocuk sanatçı doğar, pek azı sanatçı kalır.” Sözlerindeki o bazıları, zamanın acımasız akışını yavaşlatabilen, yani zaman algısı olmayan çocuk yönleriyle bağlarını koruyanlardır. O yüzdendir ki, sanatçılar bir yanları hep çocuk yetişkinler olarak anılırlar- ki bu övgülerin en yerinde olanıdır.- Yüksek medeniyetlerde, sanatın gelişmiş olması ve toplumda sanat algısı oluşması da bu farkındalıktandır: Zaman değerlidir ve insanın düşünmesi, içe dönmesi, kendini gerçekleştirmesi, sanatsal üretim için şarttır. Bu bağlamda sanatsal üretimler aracılığıyla düşünmek; doğayı, çevreyi görsel estetik kaygılarla görmek sorunları algılamada ve çözüm üretmede de ufuk açıcı yaklaşımlar doğurabilir.

Berger, çağımızı kötülüğün ve karamsarlığın hâkimiyeti ele geçirdiği, ıstıraplarla dolu zaman dilimi olarak tanımlarken haksız değildir ama bu köşeye sıkışmışlıktan doğacak estetiği, umut ışığı olarak işaret etmekte daha da haklıdır. “Her koşulda, kötülüğün gemi azıya aldığı bir çağda, bir ıstıraplar dünyasında, olayların bizim varlığımızı teyit etmediği, karşı konması gereken bir dünyada yaşıyoruz. Estetik anın umut doğurduğu yer burasıdır” (Görme Duyusu,Berger, 2014, s.10) Corona günleri de her bir modern insanı köşeye sıkıştırmışken, zaman içerisinde yaratacağımız öz-zaman boşluklarıyla, düşünerek üreterek, umut ışıkları yakabiliriz.

Cemal Süreya’nın

 “Nasıl bir his biliyor musun?

Oda geniş ama sığamıyorum.

Kapı orada ama çıkamıyorum.”

Sözleri pandemi günlerimizi tatlı bir sitemle özetlerken, bu süreçte kendi potansiyelimiz ve ilgi alanlarımız ölçüsünde içimizdeki sanatçıyla bağ kurup, mekan ve zaman algımızı yeniden tanımlayıp, üretme becerilerimizi geliştirebilir; corona fırtınası dindikten sonra uyanacağımız varsayılan yenidünya düzenine daha değerli katkılar yapmak üzere hazırlanabiliriz.

%AM, %16 %521 %2020

ŞİFAHANE

By Dilek Yalcın

 

 

Ya Şafi. Ya Şafi. YA ŞAFİ…

“Ve izâ maridtu fe huve yeşfîni.”

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

“Hastalandığımda da O bana şifa verir.” (26/ŞUARÂ-80)

“Ya Şafi. Sen şifa sahibisin. Dertlere deva, hasta kullarına ilaçsın..Derdi veren de derman aratan da sensin. Sen bütün gönüllere ferahlık ver. İyiliğinle iyileştir…” diye yakardı içinden Allah'a..

Sonra dakikalardır farkında olmadan sıkıca kıstığı gözlerini araladı ve ışıkla buluşunca nemlenen bakışlarla etrafını süzdü.

Yaradan'ın Şafi ismini zikretmek bile ruhunu hafifletmişti. Hiç bir sıkıntısı yoktu aslında ama ruhundaki çalkantıların onu içten içe yıprattığını hissediyordu.

 Arıyordu.. neyi aradığını bilmeden.

Gücünü toparlayıp kalktı kırmızı kadife koltuktan. Salona acılan yatak odasından ezgiler yükseldiğini fark etti şaşırarak. Üniversitede seçmelı olarak aldığı musiki derslerinden  Neva makamı oldugunu tahmin etti işittiği hoş sedanın. 

Hem tedirgin hem mest olmus bir halde odaya dogru ilerledi. Notalar netleştikçe, tedirginlik yerini kalbini çevreleyen bir huşuya bıraktı. Adeta ruhu bedenini terk etmıs , Chagall’ın kadınları gibi havada süzülüyordu.

Odaya dogru ilerlerken , karşısına neyin çıkacağını bilmemekten kaynaklı tedirginlik bütün vücudunu kaskatı yapmıstı. Gözlerini bile içgüdüsel olarak sıkıca yummuştu.  

Odaya girmesıyle birlikte , yüzüne, ellerine, saçlarına değen yumuşacık kumaşı hissetti, kırpıştırarak açtı gözlerini.

Gördüğü renk cümbüşü karşısında once afalladı. Başı döndü. Ama burnuna gelen lavanta esansının keskin rahiyasıyla dikleşti tekrar ve derin derin içine çekti kokuyu.

 Bir anda anneannesinin lavanta kokan entarisinin örttüğü dizlerine yatmış, saçlarını okşadığı zamanda buldu kendini.

Torunlarının “anne bal” diye hitap ettiği Hüsna teyze, bahcesinde yetiştirdiği lavantaları kurutup,

bir tutam iç cepliğinde taşırdı her daim.

Bir keresinde lavanta kokusunun insanı sakinleştirdiğini  ve huyunu güzelleştirdiğini söylediğini anımsadı hayal meyal..

Tenine değen rengarenk, yumuşacık, ipekten kuşakları yara yara ilerliyordu.

Bir yandan da kulağını okşayan ezgi daha neseli bir hal almıştı sanki.

Uşşak makamı odayı doldururken, kendisini gülümsemekten alıkoyamadı. Keyiflendi. Sanki önünde bir sonsuzluk uzanıyordu. Sanki zaman durmuştu. Ya da hayır. Bu daha cok zamanın yok olmasıydı…

Su ana kadar nasıl da dakikaların, ayların, yılların içine hapsettiğine şaşırdı var oluşunu. Oysa şu an, yalnızca ve yalnızca an'daydı.  Ezel ve ebedin idrakında...Fevkaledenın fevkinde…

Hafif hafif burnuna gül kokusu gelmeye başladı ilerledikçe.

Pembe, fuşya ve kırmızının onlarca tonunu seçebildiği ipek sarkıtları, sanki gül bahçesini bulmak istercesine ivedi ivedi aralayarak ilerledi.

Ama her adımında önüne başka renkler başka makamlarda melodiler ve baska kokular cıkıyordu.

Ruhu adeta bu renk koku ve ezgılerle dans edıyor, halden hale giriyordu.

Belleğinin en derinlerindeki, en tatlı anıları o an yaşanıyormuşçasına canlanıyor, onu kah hüzünlendirip kah kahkahalara  boğuyordu.

Gözlerinden boşalan yaşları ipek kumaşlarla sildi.

Dudaklarında beliren şükür öpücüklerini renklerin üzerine bıraktı.

Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu büyülü boşlukta sadece kalp atışını ve nefesinin sesini duyuyordu artık. 

Birden ismini işitti uzaklardan, “Dilek,Dileek...Yavrucuğum uyan çok uyudun.”

 Annesinin o uyurken üzerine örttüğü, çok sevdiği gül notalı parfümünün kokusunun sindiği hırkasını kaldırdı üzerinden..

Yüzünde kocaman bir gülümseme…

 Uyanmıştı.

Gerçekten de kaç yıldır uyumuştu öyle. Etrafındaki onca güzelliği, rengi, kokuyu, sesi..

Ruhuna deva olacak onca şifa kaynagğnı nasıl da farkedememişti..

Odaya dolan öğleden sonrası güneşinin ışığını içine çekti.  Şükretti.

Ellerine baktı..Sanki ilk kez görüyordu onları.. Şükretti.

Derin bir nefes aldı… Nefesini  içinde tuttuğu o birkaç saniyenin büyüleyici dinginliği başını döndürdü.

 Sanki nefes aldığını bile ilk kez fark ediyordu.

Şükretti.

Ve bir daha hiç uyumak istemedi. 

 

Minyatür: Gülçin Anmaç

Şifahane enstalasyonu, sanatçının bir gündüz rüyasından ilhamla vuku bulmustur.

Şifahane etimolojik olarak iyileştirme  mekanı anlamına gelır.  Osmanlı ve daha eski Türk medeniyetlerinde Şifahaneler, dönem dönem  Daruşşifa, Bimarhane, Tımarhane gibi isimlerle de anılmıştır.

Sanatçı yerleştimesinde  her ne kadar şifahanelerin kullanmda olduğu dönemdeki gibi  musiki , bitki esansları ve renk unsurlarından faydalansa da, bu çalışma gerçeğinin sadece sanatsal bir yorumudur.

Zira Osmanlı'da şifahaneler belirli bir disiplin ve hekim eşliğinde, günümüz hastaneleri gibi  işletilen devlet organlarıydı.

Bu mekanlarda uygulanan ses frekansları, bitki esansları ve değerli taşlardan yayılan,her biri  vucudun belli enerji merkezlerine şifa olduguna inanılan renk terapisi,  özellikle psikolojik ve psikosomatik (fiziksel yansımaları olan psikolojik sorunlar) rahatsızlıkların tedavisinde Osmanlı hekimleri tarafından sıklıkla basvurulan alternatif tedavi ve iyileştirme yöntemleriydi.

Şifahanelerde tedavi altında olan hastalar, kullanılan malzemeler, görev başındaki hekimler,  islami sanatların minyatur dalı eserlerinde de resmedilmistir. Nasıl ki bu sanat eserleri, tarihi belge niteliğiyle  günümüze ışık tutmakta, Şifahane yerleştirmesi de modern ve gerçeküstü yorumlamasıyla günümüz insanında köklere vefa konusunda bir farkındalık oluşturmak gayretindedir.   

Çalışmanın sergilendiği, 18. Yüzyıl Osmanlı yapısı olan Nur-u Osmaniye Camii’nin  mahzeni, temel malzemesi olan doğal taşları, kubbeli yapısı ve her köşesinde Osmanlı mimarisinin nadide izlerini taşıması bakımından,  dönemin şifahaneleriyle ortak özelliklerdedir.

Yine de hatırlanmalıdır ki, Şifahane yerleştirmesi bu yapıların yalnızca bir güzellemesi , artistik bir izdüşümüdür. 

İzleyicinin ruhunda aynı etkiyi bırakabilmeyi, gündelik hayatın akışında kapanan algı ve duyularımızı az da olsa açmayı amaçlayan çalışma, sanatın işlevsel olabileceği savına da gönderme yapmaktadır.

Ana medya olarak kullanılan kumaş sarkıtlar, sanatçının kendi eserlerinin,  hakiki Bursa  ipeğine dijital olarak basılmasıyla elde edilmiştir.

Bilimsel çalışmalardan referanslarla ve alanında uzman kişilerin katkılarıyla, renk frekanslarına uygun kokular birbirine eşleştirilmiş, enstalasyonun sunumu süresince olmak üzere ,sergiye musikinin çeşitli makamları ruh üzerindeki etkileri göz önüne  alınarak entegre edilmistir.

İzleyicinin  sadece görsel değil , işitsel ve duyumsal algısına da hitap eden çalışma resim ve enstalasyon dallarına 4. Ve 5. boyutları kazandırmıstır.

Şifa olsun..

%PM, %18 %599 %2020

Orj: Michelangelo- Adem’in Yaradılışı, 1511

Sanat, ruhu yontmak, inceltmek, zarifleştirmek içindir. Ama hem izleyicisini hem sanatçısını bunu yaparken, aynı zamanda güçlendirir. Ve sanatın kendisi asla çıtkırıldım ve zayıf değildir. Bilakis,insan eliyle kurulmuş bir çok oluşum ve yapı zamanın telaşlı ve yıpratıcı akışına dayanamamışken, bizler hala mağara resimlerine tanıklık ederiz. Adeta ilahi bir koruma altındaymış gibi,  kural tanımaz yıkımlar sonrası bile enkazlardan kurtarılan eserler bugün hala müzelerde sergilenmektedir.  İnsanoğlu sanatı, canı pahasına korumaya ve ayakta tutmaya çalışmıştır. Kim bilir, belki de sanatı koruma içgüdüsüyle hareket ederken,  kaybetmek istemediği ve tutunduğu şey aslında umuttur.

2020 yılının ilk aylarında dünyayı vuran ve binlerce can kaybına neden olacağı öngörülen corona virüsü de, daha şimdiden insanoğlunu fiziken ve ruhen yıprattı. Karantina yüzünden hayalet şehre dönüşen sokaklar, kıtlık korkusuyla talan edilen market rafları, tıbbi maskenin karaborsaya düşmesiyle yaşanan kavgalar distopik sahneler oluştururken, sanat da bu sahnenin en güzel ve güçlü unsuru olarak kendisine yeni alanlar açıyor.

Gelişmelerden en dikkat çekeni, sanat etkinliklerinin dijital platformlara taşınması.

Pandemik bir tür olan ve bireyden bireye hızla bulaşma riski taşıyan corona –covid 19’un yayılmasının önüne geçmek için uygulanan karantinalar, uçuş iptalleri, sokağa çıkma yasakları, dünyanın dört bir yanında düzenlenmesi planlanan sanat fuarlarını, müzeleri ve müzayedeleri internet ortamında izleyicisiyle buluşturuyor. https://pinacotecabrera.org/en/  uzantılı bir site, hali hazırda birçok müzeye sanal geziler yapılabilecek bir derleme yapmış. Bu sitelerden bazılarından beğenilen eserlerin fotoğrafları indirilebilir özellikte. Böylece corona günlerinde kazanılan güzel bir alışkanlık olarak, eserlerin fotoğraflarından kişisel bir koleksiyon bile oluşturulabilir.

1. Pinacoteca di Brera - Milano https://pinacotecabrera.org/

2. Galleria degli Uffizi - Firenze https://www.uffizi.it/mostre-virtuali

3. Musei Vaticani - Roma http://www.museivaticani.va/content/museivaticani/it/collezioni/catalogo-online.html

4. Museo Archeologico - Atene https://www.namuseum.gr/en/collections/

5. Prado - Madrid https://www.museodelprado.es/en/the-collection/art-works

6. Louvre - Parigi https://www.louvre.fr/en/visites-en-ligne

7. British Museum - Londra https://www.britishmuseum.org/collection

8. Metropolitan Museum - New York https://artsandculture.google.com/explore

9. Hermitage - San Pietroburgo https://bit.ly/3cJHdnj

10. National Gallery of art - Washington https://www.nga.gov/index.html


Orj: Johannes Vermeer –İnci Küpeli Kız, 1665

Sanat dünyasının en önemli aktörleri, sanatçılarsa -corona kapmadıkları sürece-, eve ya da atölyelerine kapanmaktan en fazla istifade edecek grup.  Üretmek için düşünmeye ve izolasyona ihtiyaç duyan sanatçılar, panik ve korku dolu günlerin bitişini ürettikleri yepyeni eserlerle kutlayacak; sanat dünyasının yeniden hareketlenmesine değerli bir katkı sunacaktır.

Öte yandan, hızla yeniden yazılan sosyoekonomik düzenin dişlilerine ilk takılacak kesimlerden biri de sanatçılar. Çoğu bağımsız çalışan her daldan sanatçı, iptal edilen organizasyonlar ve daraltılan bütçeler dolayısıyla üretim yapmak için yeterli finansal kaynak bulmakta zorlanabilir.

Bu noktada Rusya’nın sosyokültürel yapısını ve sanata verdikleri değeri rol model almakta fayda var:

Şüphesiz sanat bir düşünce ve hissiyat hayatının en dolaysız sonucu olarak ortaya çıkarken, bir dizi mücadele, çaba, acı, mutluluk, kabul ve reddedişten geçer. Bu sancılı süreçlerden geçerken, toplumsal maddi-manevi destek olmadansa, ne sanat ne sanatçı varlığını uzun süre koruyamaz.

Rus toplumunun efsaneleşmiş, savaş dönemlerinde ekmek almak yerine tiyatro bileti ya da eser satın alma refleksi de bundandır:  Hem ruhlarını hem de sanatı yaşatmak için...Bugün en önemli küresel aktörlerden olan Rusya için, yaşadıkları ulusal ya da küresel krizlerde, sanatın  tutunacak sağlam bir dal olduğu nesilden nesile aktarılan toplumsal bir hafıza kaydıdır.

Corona günlerini en az kayıpla atlatmanın, kişisel izolasyona özen göstermeye bağlı olduğu bilimsel bir gerçekken, en yüksek moralle atlatmaksa, insana sadece iyilik, güzellik ve sonsuzluk bulaştıracak olan sanata sarılmaktan geçiyor.    

Rus edebiyatının mihenk taşlarından şair  Arseni Tarkovsky’nin dediği gibi,

Sanat; bir yakarma, bir dua biçimidir ve insan yalnızca duasıyla yaşar. 

%PM, %14 %711 %2020

Yüksek Hızlı Tren İstasyonu’nunda virüsten korunmak için maske takan insanlar.
Hong Kong, Ocak 23, 2020. Fotoğraf: AP /Kin Cheung

Albert Camus, 1946 yılında Combat gazetesi için kaleme aldığı "Ne Kurban Ne de Cellat" adlı denemesinin hemen başında "korku çağı" başlığı altında şu düşüncelerini dile getirir: “17. yüzyıl matematiğin çağıydı,18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl biyolojinin çağıydı. Bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır.”
Camus bunları söylerken 21. yüzyılda, yani bizimkinde, insanlığı daha ne tür korkuların beklediğinden bihaberdi. Kim bilir Camus çağımızda yaşasaydı, belki de bu yüzyılı dehşet* çağı olarak tanımlayacaktı. Camus, makalesinde bu korkunun nedeni olarak bilimdeki ilerlemeyi gösterir. Bilimin ilerlemesiyle, insani değerlerin yok olduğunu söyler; en başta da bütün bu gelişmelerle belirsiz hale gelen bir geleceğin insanların birbirlerine duyduğu “güven” hissiyatının yok olmasına sebebiyet vermesinden yakınır.
Bugünse, akıl almaz bir hızla gelişen teknolojik ilerlemenin sonucu olarak bütün değerler ve paradigmalar alt üst olmuş durumda. İletişim kuramcı Mcluhan’ın tanımıyla internet sayesinde, “Küresel Köy” e dönen ve robotikleşen yeni dünya düzeninde, sadece güven duygusu değil, inanç ve hukuk sistemleri, evlilik kurumu, eğitim-öğretim düzeni, para birimi ve sağlık etiği sil baştan yazılıyor. 21. yüzyıl, “terör örgütü” denen ve tek yaptıkları yeni bir tanesi çıkıp diğerini anlayamadığımız bir gizemle sahneden silene kadar kaos yaratmak olan yapılardan tutun, sanal ortamda devlet kurumlarının, bankaların, yayın organlarının korkulu rüyası haline gelen siber saldırılara ve oradan, tektoniğinden, biyolojiğine insanoğlunu doğa kanunlarına bile hükmetme noktasına getiren silah çeşitliliğiyle, freni patlamış bomba yüklü bir kamyon gibi azami hızla ilerliyor.

Çin’in Wuhan eyaletinde ortaya çıkan, kısa sürede bir çok ülkeye yayılan ve birkaç ayda binlerce kişiyi öldüren Corona virüsü’yse, insanoğlunu aklını yitirme seviyesine getirdi. Tam da Avustralya’da söndürülemeyen orman yangınlarının ekosisteme etkileri tartışılırken, bir başka çoğrafyayı basan milyonlarca çekirgenin istilası konuşulurken, sellerin ve savaşların insanlığı belki de en çok yorduğu zamanlardan geçerken, bir de salgın ve ölüm korkusu, güvensizliği, izolasyonu, yabancılaşmayı tepe noktasına taşıyor, insanlığı adeta format atmaya sürüklüyor.



Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya’sında, gelecekte geçen, bir yanıyla distopik(arzu edilmeyen) bir yanıyla ütopik(arzu edilen) bir dünya düzeninde, refaha ulaşmaya çalışırken insan eliyle bir bilim laboratuvarına dönüştürülmüş yerküre üzerinde, mutsuzluk hakkı bile olmayan özgür kölelerin, bir grup übermensch (üstün insan) tarafından yönetildiği uygarlığa şahit oluyoruz.
Huxley’in Cesur Yeni Dünyası’yla, bizim Korkak Yeni Dünya’mız arasında kurgusal farklılıklar olsa da, büyük bir ortak nokta var ki, iki uygarlığın da genetiğiyle oynanmış olması.
Romanda, düzene uyum sağlayamayan Vahşi (John) ve Bernard Marx arasında geçen diyalogsa, yaşadığımız kaosun, korkunun ve bulantının gerçek nedenini birkaç kelimeyle özetliyor.
"Sen gerçekten hasta görünüyorsun,
Mideni bozan bir şey mi yedin?"

Başıyla doğruladı Vahşi. "Uygarlık yedim."
"Ne?"
"Zehirledi beni uygarlık." ( Huxley, Cesur Yeni Dünya,s.239)
*Dehşet: bir tehlike ya da korkunç bir şey karşısında duyumsanan ürküntü, panik, büyük korku.

%AM, %27 %501 %2020

Eskiler akılsız başın cezasını ayaklar çeker der. Atasözleri ve değimlerin oldukça ilginç öyküleri oluyor.

Bu sözle ilgili de çeşitli rivayetler mevcut.  Derler ki, eğitimin mektepler ve medreselerde yapıldığı dönemde, ödevlerini aksatan veya tembellik yapan öğrenciler falakaya yatırılırmış. Dolayısıyla akılsızlık edip derslerine çalışmayan öğrencinin cezasını ayaklar çekermiş.

Bir başka rivayette de ki gündelik hayatımızda kullandığımız bu, düşüncesizce yapılan bir eylem sonucu, kat edilen yolun başa dönmek suretiyle yeniden kat edilmek zorunda kalınması.

Yenidünya düzenindeyse bu sözü, “Akılsız başın cezasını eller çeker” olarak değiştirirsek, yanlış olmaz sanırım.

Zira akıllı telefonların akıllarımızı zapt etmesiyle iyiden iyiye aklını kullanamaz hale gelen insanoğlunun elleri ve tabi ki parmakları içler acısı durumda.

Dscout isimli bir araştırma şirketinin verilerine göre bir günde bağımlılar ortalama 5000, normal kullanıcılar ortalama 2000 kez cep telefonu ekranına dokunuyoruz.

Sürekli aynı hareketi yapmaktan kısalan el kasları ve sertleşen tendonlarsa ellerde birçok rahatsızlığa hatta işlev kaybına sebep oluyor.

Düzene ayak ya da el uydurmaya çalışırken, farkında olmadan kendimize fatura kesiyoruz.

Oysa eller nasıl değerli ve önemli… Edebiyattan, güzel sanatlara, felsefeden astronomiye, belki de üzerine en çok söz söylenen uzvumuz…

“Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum,

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum..” derken “Göğe bakma Durağı”nda, nasıl büyük bir anlam yükler Turgut Uyar sevgilinin ellerine.

Yok olmaya yüz tutmuş olsa da, el öpülür saygı göstergesi olarak bir çok Doğu toplumunda.

Bazı inançlara göreyse kader çizgimiz ellerimizin içinde, avuçlarımızda yazılıdır.

Bilim ise elleri beynin uzamı olarak tanımlar.

Teknolojiyle ilişkimiz gelişirken değişen beden algımızla, ellerimizle ilişkimizi de cep telefonu ekranımızda yaptığımız yol kat etme hareketine indirgemiş olduk.

Öyle görünüyor ki, gelecek nesillerin “Akıllı telefonların cezasını eller çeker” şeklinde bir atasözü miras bırakmak kaçınılmaz olacak.  Zira bizim yaptığımız hatayı onlar yapmasınlar.

%AM, %27 %500 %2020

“Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin... Yolları zorlu ve dik olsa da. Kanatları size sardığı zaman, ona teslim olun.  Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç size yaralayacak olsa da. Fakat eğer korkularınızda sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız o zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın harman yerinden çıkın daha iyi. Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşalarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.”

 der Halil Cibran Ermiş adlı denemeler kitabının “Aşka Dair” yazısında.

Ve der ki bir başka metninde “Bir insanı sustuğu yerlerden tanıyabilirsiniz.”

Öylesine derin ve özlüdür yazıları. Kitabını okuduktan sonra, bir çocuğu göğsüme bastırmak ister gibi, korumayla karışık bir şükür duygusuyla sarıldığımı bilirim. 

Halil Cibran, Lübnan asıllı Amerika’ya göçen bir ailenin çocuğu. Hayatı sürgünde geçen, doğduğu topraklardan çok yaban ellerde kıymeti bilinmiş bir kalem. Şiirleri yirmi dile çevrilmiş bir şair;  teraziyle tartılmış ölçüde kelimeleri itinayla kullanan, metaforlarıyla sayfaları satırlarla özetleyen bir yazar; akıl taslamanın kibrinden uzak,  ama atomu parçalamak kadar önemli hayat bilgileri cömertçe paylaşan bir filozof.

Ve Cibran, aslında yaşadığı sürgün hayatının bulantılarından kaçarken kendisini çocuk yaşlarda resim sanatının kollarına atan bir ressam.

Bu kimliği çokça bilinmese de eserleri dünyada önemli müzelerde hala sergide. Yazılarında  olduğu gibi resim çalışmalarında da konu “insan.” Daha çok karakalem ve yağlı boya ile yaptığı figüratif eserlerindeki naiflik ve sessizlik, yazar kimliğin dair ayak sesleri adeta.

Oysa birçok ressam, kendisine “ Burada ne anlatmak istediniz?” sorusu sorulduğunda, “Kelimelerle ifade etme kabiliyetim olsaydı, o zaman yazar olurdum zaten.” Diyecek kadar dil kullanma konusunda ya utangaç, ya da kabiliyetsizdir.  

Cibran ise hem dil anlatımı hem de resmetme yeteneğiyle istisnai bir şahsiyet olarak yerini alıyor tarih sayfalarında. Ve tıpkı yazılarını okurken düşündüğüm gibi, resim çalışmaları da iyi ki geçmiş bu dünyadan dedirtiyor insana.

Grenfell Community Hubb

Veren elin alan elden üstün olduğunun kabul gördüğü geleneğimizin hakkını da verebiliyor muyuz acaba?

Sadece  5 aydırdır yaşadığım Londra’da en dikkatimi çeken şeylerden birisi bu oldu. Oldukça yerleşmiş bir charity(yardımlaşma)-community(topluluk)-social responsibility(sosyal sorumluluk) sistemleri var.

Gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim, özellikle üniversite gençlerinin her biri  en az bir iki sivil toplum kuruluşunda aktif üye.

Hemen her dayanışma gerektiren afet ya da sağlık sorunuyla ilgili bir yardımlaşma derneği ya da platformu kuruyorlar.

Grenfell Community Hubb da bunlardan birisi.

Haftasonu yaptığım Grenfell Kitchen Hubb ziyaretimde 2017’de birçok canın hayaını kaybetmesine neden olan korkunç yangın sonrası geride kalanları rehabilite etmek ve onlara yemek sunmak amacıyla kurulmuş.

Al Maar Camii’nin içinde yer alan ve Zahra isimli …ürdünlü … bir hanımın  yönetimindeki mutfakta bir çok gönüllü kadın görev alıyor.

Grenfell Kitchen, Londra Yunus Emre Enstitsü dayanışmasıyla, Birleşmiş Milletler tarafından 21.yy’ın en büyük insani krizi olarak kayıtlara geçen Yemen’deki açlık sorunu ve çocuklar için kolları sıvıyor.

Vaktiniz olursa Grenfell mutfağını ziyaret edip, mutfakta canı gönülden çalışan hanımların bir kahvesini içmenizi öneririm.

Vermek konumuza dönersek… vermek belki de ihtiyacımız olmayanı değil; tam da ihtiyacımız olanı verdiğimizde gerçek değerini yansıtıyordur. Ne sevinilecek ne yüksünecek bir eylemdir. Çünkü paylaşmak ve yardımlaşmak insan olmanın doğası ve gereğidir.

Tıpkı Halil Cibran’ın “Vermek Üzerine” başlıklı yazısında dediği gibi,

“Ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,

ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve Tanrı

Onların gözlerinden dünyaya gülümser.”

%AM, %07 %411 %2015

Renkler insanlar gibidir. Bazılarına karşı adını koyamadığınız bir çekim duyarsınız. Bu zaman zaman değişebilir. Bir renkle ilişkiniz inişli çıkışlı olabilir. Ama bir tanesi var ki benim için ilk görüşte aşk gibi başladı ve hala sürüyor. Yıllar önce bir arkadaşımın sosyal medyada paylaştığı bir Fas fotoğrafında görmüştüm. Fas zaten renk cümbüşünden başınızı döndüren bir ülke.  Sanki sarılar daha sarı, kırmızılar tarifsiz, yeşiller efsane… Ama bir renk var ki sanki bu dünyadan değil. Marakeş’te Yves Saint Laurent Müzesi’nin dış cephe rengi…

Yves Saint Laurent Müzesi, Fas

Boyandığı zeminde ilk bakışta yumuşacık kadifeymiş gibi bir dokunma isteği uyandırmıyor mu bu renk? Hele sarıyla uyumu ve etraftaki dev çöl kaktüsleriyle hafızalara kazınan bir manzara oluşturuyor.

İşte bugün mavinin bu tonunun adını öğrendim. Klein mavisi…
Öyküsüyse oldukça ilginç.
Monogram (tek renkli) eserleriyle bilinen Fransız yeni-gerçekçi ressam Yves Klein, atölyesinde deneysel çalışmalar yapmayı ve renkleri karıştırmayı çok sever. Tıpkı kendi yaptığı heykel Galatea’ya aşık olan Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion gibi, o da kendi bulduğu renk tonuna aşık olur ve adının onunla anılmasını ister ve 1960 yılında, bulduğu bu mavi tonun “Uluslararsı Klein Mavisi” olarak patentini alır. Bunu “Mavi Devrim” olarak niteler. Nitekim monogrami üzerine geliştirdiği teorilerle, canlı fırçalar dediği kadın modellerini Klein mavisine boyayarak tuvale yönlendirmesiyle ve eline geçirdiği birçok nesneyi yine bu renge bulayarak oluşturduğu objelerden oluşan sergileriyle sanat dünyasında bir devrim yaratır.  

Klein’in derinliksizliğe, monokromlara ve “boşluğa” olan takıntısını en yalın haliyle özgürlüğe olan tutkusunu ifade biçimi olarak yorumlayabiliriz. Birçok sanat eleştirmenine göre ise bu, sanatçının yaşadığı döneme denk gelen ikinci dünya savaşının yarattığı kaotik ve kalabalık ortamdan bir kaçış, sadeleşme ve savaş travmasıyla oluşan yok olma ve ölüm korkusuyla yüzleşme cesareti...

Sanatçının, “Her tür fiziksel maddenin bir anda yok olarak yerini en büyük soyutluk olarak hayal edeceğimiz şeye bırakacağı atom çağında yaşadığımızı kesin anlamamız gerekiyor,” sözleri de bu yorumu destekler nitelikte.

Hakkında hiçbir fikrim olmadan en sevdiğim renk olan bu mavi tonun özel bir hikayesi olduğunu bilmek, renkle ilişkimi de güçlendirdi tabii. Kim bilir belki Klein mavisini ve geçirdiği kalp krizi sonucu 34 yaşında hayata gözlerini yuman Yves Klein’i bir sergi ile anmak için bir işarettir.

Hayat fark ettiğimiz ve takip ettiğimiz işaretlerin toplamı değil midir nihayetinde.

Ve pek tabi mavi bir renk değil, huydur bazılarımızda…

Ben de mavi bir açılış yapmak istedim sanat, iyilik, hoşluk, güzellik üzerine yazılar ele almaya çalışacağım köşemde.

 Bir de mini bir kitap, müzik, film ve ressam öneri listem olacak, bir sonraki yazıma kadar önerilerimle ilgili bilgi edinmiş olmanızı umarak. Böylece birlikte öğrenip, paylaşıp,keşifler yapacağız.

Sürç-ü lisan edersem şimdiden affola…

Etrafınızı mavi huylu insanlar sarması dileklerimle…

Dilek

KİTAP: Barbar, Modern, Medeni - İbrahim Kalın

Müzik: Another Foggy Day-Oi Va Voi

Film: L’appartement (1996)

Ressam: Rene Magritte